Uvertür
Yazar Meriç Gök   
Tuesday, 04 March 2008
“Müzik bir ideale hizmet etmeli, kendisinden daha büyük bir şeye katkı sağlamalı, insanlığa bir katkı sağlamalı ve bugünkü müziğe yaptığım suçlamanın gerçekte özü budur–insanilikten yoksunluğu. Müzisyen de bir insandır ve müzisyenliğinden daha önemli olan onun hayat görüşüdür. Bu ikisini birbirinden ayırabilmek de zaten olanaksızdır.”

 

UVERTÜR 

Barcelona’ya uçakla gelen biri, uluslar arası havaalanının hiper modern cam-mermer mimari yapısı–olimpiyat yılında El Prat de Llobregat’ta Katalonya’ya açılan kapı olarak inşa edilmiştir–içinden çok rahat bir biçimde çift katlı, şık bir trene aktarma yapabilir. Kente giden bu hızlı tren yerine 19. yüzyıldan kalan ve hep sahil yolu izlendikten sonra Valencia’da sona eren bir demiryolu hattında çalışan bir trenle de güneye doğru gidilebilir. Llobregat’tan sonra tren 70 km uzaklıktaki küçük bir istasyon olan San Vicens’de duruncaya kadar önce Castelldefels’ten ve Sitges’ten–katalanca yerel adlarıyla Vilanova Geltru ya da Cunit–geçilir.

İstasyondan kısa bir yürüyüşle sahil caddesine varılır. İsviçreli ve alman turistler için inşa edilmiş modern otelleri ve apartmanlarıyla deniz kenarındaki yeni dinlenme yeri olan Comarruga çıkar önce karşınıza. Avinguda Palfuriana'dan geçip San Salvador köyüne varır. Fazla yüksek olmayan birkaç apartman dışında burada, deniz kenarındaki evlerin çoğu bu yüzyılın (20. yüzyılın ç.n.) başından kalmaktadır.

Casa Museu Pau Casals hemen kumsala bitişiktir. Eski fotoğraflarda binanın elli yıl önce göreceli olarak tecrit edilmiş olduğu, yalnızca kendi temelleri üzerinde durduğu ve eski zamanları çağrıştırdığı görülür. Aradan geçen süre içinde kendisini çevreleyen bütün araziye inşaat yapılmıştır. Yüksek ve koyu kırmızı badanalı duvarlar üzerinde yükselen kiremit çatı caddeden görülür. Dövülmüş demirden yapılma ağır dış kapı, tam bir İtalyan tarzında düzenlenmiş bahçeye açılır: Bir havuz, taraçalar, heykeller; çam fıstığı ağaçları, çamlar, pampa otları ve kaktüslerle çevrelenmiş yollar. Ana girişteki kapıcı kulübesinin yanında bir köpek havlamakta. İçeri girer girmez insan turist kalabalığını arkada bırakmış oluyor.

Villa, içi bakımından - adından da anlaşıldığı gibi - bir müze ile özel ev karışımı. İlk odalar belge, fotoğraf, madalya ve mektupların sergilendiği vitrinlerle dolu. Ama girişte bir banyo leğeni, eski bir piyano gibi kişisel dekorasyonla düzenlenmiş yatak odaları bulunuyor. İnsan birden, az önce terkedilmiş bir evde bulunduğu duygusuna kapılıyor; ev sahibi, sanki kaçarcasına evi terk etmiş ve her şeyi öylece bırakıp gitmiştir. Gerçi aradan geçen süre içinde ailenin bireyleri bu evde kalmış olsalar da gerçekten de olan budur. Franco’nun propaganda şefi, zorba general Queipo de Lano Ocak 1939’da her iki kolunu da dirseklerinden kesmekle tehdit ettiğinde Casals evini terk etti. Altmış iki yaşındaydı. Sonra da faşistler kazanmış, Madrid düşmüştü ve artık Cumhuriyet yoktu. Pablo Casals evini bir daha yalnızca bir kez, 1955’te yıllarca kendisine can yoldaşı olan ikinci eşini komşu El vendrell mezarlığında toprağa vermek için geri döndüğünde çok kısa bir süre görebildi.

Yani bu onun kendi elleriyle yaptığı ve otuz yıl boyunca da sevgiyle biçimlendirdiği bir evdir ve varı yoğu hala bu evde durmaktadır. Franco İspanyasına adım atmak istemediği için hemen hemen otuz dört yıl boyunca bu ev onun hayatında bir kayıp oldu. Bu sürenin on yedi yılını 300 km uzaklıktaki, arabayla Pireneler üzerinden beş saatte ulaşabilen Fransa’nın Katalan kenti olan Prades’te geçirdi. Pekala çok daha uzakta da kalabilirdi.

İnsan sürgün olmanın ne demek olduğunu şok bir biçimde kavrıyor ve Casals’ın kararının ne denli manevi bir güç gerektirdiğini anlıyor: Aynı havayı soluyabiliyor ancak yurdunu göremiyorsun. İnsanın gücünü yitirmesi ve Faranco’nun ihtiyacı olan ödünü vermesi mekan bakımından böyle bir yatkınlıkta çok kolay olabilirdi. Fakat bu Casals’da olmadı. Bu merkezi olgu, onun hayatının trajedisidir. İşte bu noktada nasıl bir insanla karşı karşıya olduğumuz anlaşılmaya başlıyor.

Elbette Casals unutulmadı. Hayatı hakkında ve müziği hakkında kitaplar var: Yaklaşık yetmiş beş kitap ve sadece bu adamla ya da onun konserleriyle ilgili yüzlerce makale aklıma geliyor. Ancak bir bakıma o anlaşılmamıştır ve hep öyle kalacaktır. Casals’ın, otobiyografisini yazmak için hiç vakti olmadı, tıpkı Bach’ın aslında kaydedilmesi pek zaman almayacak olan çello suitlerini topluca çıkarmaya vakti olmadığı gibi. Hayat yaşanmak içindi tıpkı Bach’ın çalınmak için olduğu gibi, her seferinde yeni ve değişik. Hiçbir şey donup kalmıyordu. Ancak o, ortak çalışma yanlısıydı. Başkaları onun hayatının öyküsünü, çok sonra, o artık yaşlı bir adam olduğunda, onun anılarına göre anlatıyordu.

Biyografik yapıtlar doğal olarak birbirinden beslenirler: Eski mitosları ve tahrifatı aktarır ve anekdotları gerçek öykülere dönüştürürler; geçmişe bakışta hayat kendi yolunu yeni baştan çizer. Bundan çıkan da sterilize edilmiş, yüceltmenin dayattığı hesap raporlarıdır. Ancak Casals denen kişi yüceltme ve büyük saygıyla olsa olsa küçültülür. O tutkulu bir insan, enerji dolu bir adamdı. Onun güçlü karakteri, özel eğilimleri ve nefreti, ruhsal durumu ve mizacı ayrılmaz biçimde dehasına aitti. Bu olağanüstü hayatta geçen olgular, eylemler ve söylemler hakkında bir yığın şey biliyoruz. Ancak duygular, güdüler ve duyarlıklar hakkında göreceli olarak çok az şey biliyoruz. Casals’ın sarsılmaz duyarlılığı 19. yüzyıldan gelmedir: Duygular sergilenemezdi. Ve pek çok hayat yaşadığı için bunlardan birini, bir başkasını ıstıraptan kurtarmak için unutmaya yatkındı. Arşivinin önemli bir bölümünün kaybı–savaş sırasındaki eski belgelerin, falanjistlerin ya da Nazilerin eline geçmemesi gereken diğerleri gibi yok edilmesi dolayısıyla–manevi gelişiminin anlatımını tahminlere bağımlı kılmıştır. Gene de elimizde dayanabilecek yeterince kanıt bulunmaktadır. Casals’ın ailesinin ve Fundacio Pau Casals’ın cömert yardımları sayesinde bunun önemli bir bölümünü inceleyebilmem mümkün oldu.

Casals’ın duygusal bakımdan çekingenliği, çalmaya başladığı andan itibaren kalkmıştır. Tümüyle bu alanda etkin olmaya çalışırken, basılı medyanın onu anlattığı gibi, müzikal icrası mutlak dürüstlük, mutlak hakikat, mutlak esin ilkesine dayanıyordu. 20. yüzyıldaki en duygulu yaylı enstrüman çalmanın–belki de doğuştan bir müzikal icranın–kaynağı her şeyden önce onun yaşam olgularından bilinir. Daha derin kaynaklara nüfuz etmeye çalışmak tehlikeli bir iştir, gerek buna çalışan için, gerekse burada söz konusu olan insan için. Ancak Casals’ın kendisine karşı korunmasına ihtiyacı yoktur. Onun hayatı gerçekte kahramanca bir özveriydi. Bu kitap kabul edilebilir mantıksal çıkarsamalar olanak verdiği yerde, bir zamanlar viyolonselden duyulan olağanüstü tınıların insani kaynağını ortaya çıkarmak amacıyla, olgularla duyguları birbirine bağlamak niyetindedir.

Hayatı bu denli heyecan verici bir dönemi kapsayan çok az insan vardır. Casals arabanın icadından önce dünyaya geldi ve aya ilk insanın ayak basmasından üç yıl sonra öldü. Yirmi iki yaşında Queen Victoria için çaldı. Bundan altmış yıl sonra Kennedy için çaldığında önünde on iki yıl yaşayacağı bir hayat vardı. Yaşadığı yüzyıl savaşlarla dolu bir yüzyıldı ve Casals bunun tanığıydı. O zamanla oyun oynadı: Bir çok hayat yaşadı. Sona doğru bunlardan bazılarının başka bir insan tarafından yaşanmış olduğu duygusuna kapılmış olmalı.

Casals üzerine yazan, bir sevgi duvarının karşısında bulur kendini. Bu asla duygusal bir kendinden geçme değil, düşünsel her düzeyde son derece kutsal bir şeye sahip olan bir adama duyulan büyük ve samimi bir sempatidir.

Onun yaşam öyküsünü yazanlar içinde onu tanımamış olan ilk yazar olmam, hem bir kayıp hem de bir özgürleştirici olarak görünür. Bir kayıptır, çünkü Casals, kendisini tanıyan herkesin yaşamını öylesine yükseltmiş ve zenginleştirmiştir ki birçokları bu ilişkiyi yaşamlarının en önemli olayı saymıştır. Öte yandan onu tanımamış olmanın özgürleştirici bir etkisi de vardır. Çünkü onun varlığı ve karizması nesnel bir değerlendirmeyi olanaksız kılacak denli güçlüydü. Umarım değerlendirmem onu sevenlerden öğrenmiş olduklarıma uygun olduğu gibi bizzat kendi bulup çıkardıklarıma da uygundur. Yani büyük bir adamın geçmişe baktığında kendisine göründüğü gibi değil, bir hayatı yaşandığında nasıl olabilecekse öylece anlattığımı umuyorum.

Bu araştırmanın, bana en fazla yardım etmiş insanlardan bazılarının hoşuna gitmemesi kaçınılmaz olabilir: Henüz anısı canlı bir insan üzerine araştırma ihanete eş görülebilir. Onu tanıyan her insanın farklı bir anısı var. Ayrıca yirmi yıllık bir zaman uzaklığından sonra hayatın değeri, yaşanmış olduğu zamankinden farklıdır. Bugün başka bir dünyada yaşıyoruz; belki de Casals yaşasaydı, onun uyuşamayacağı bir dünyada. Görülmemiş bir hızda haber aldığımız ve doğrudan tanığı olduğumuz bu dünyanın zorbalığından sonsuz acı çekebilirdi. Casals’ın öylesine katı ahlak ve muhakeme kuralları vardı ki çağdaşlarına çoğu zaman bir kaçık gibi görünüyordu. Ancak dünyanın, kendisinden ne kadar acı çekerse çeksinler kahramanlara ihtiyacı var; üstelik bugün onlara acilen ihtiyacı var.

Bu kitap, özellikle Casals’ın hayatının bir anlatımıdır; onun müziğinin bir analizi değildir. Ancak onun müziği de ayrılmaz biçimde hayatına aittir ve müziği olmadan hayatı anlaşılamaz. Zaten hayat ve müzik onun için aynı şeydi. Çaldığı şey ve nasıl çaldığı, yaptığına ve hissettiğine yansıyordu. Ne mutlu ki Casals’tan yapılmış pek çok müzik kaydı var; hepsi günümüze kadar gelmemiş olsa da bir dizi kayıt. CD olarak bulunabilen kayıtların bir bölümü kitabın sonunda verilmiştir. Bu liste, unutulmaz müzisyen Casals’ı ilk olarak veya yeniden keşfetmesi için okura bir davetiyedir.


Robert Baldock’un “Pablo Casals” adlı
biyografik kitabından Meriç GÖK tarafından
çevrilmiştir.
Son Güncelleme ( Tuesday, 04 November 2008 )